03 Ağustos 2017 Perşembe, 4271 kişi okudu
YILLAR ÖNCE BUGÜN!

Kendime hediyem olsun.

Dünyaya teşrifimin sene-i devriyesi olma münasebeti ile...

Birkaç satırı hak ediyor olduğumu düşünüyorum...

DOĞDUM...

Doğumum da sessiz ve zahmetsizmiş. Öyle söyler hep canım annem.

O zamandan anlamışım ki ağlamak sızlanmak nafile.

Bu dünya kimsenin gözünün yaşına bakmıyormuş meğer...

Doğduğu günü neden kutlar ki insan.

Her an sonsuz sona yaklaştığımızı yüzümüze çarpmaz mı Doğum günleri?

Ölüme kestiğimiz biletin günü değil midir?..

En ağır bedeli öderiz bu bilete; Ömrümüzü...

BÜYÜDÜM...

Yara bere içindeki ayaklarımla yürüdüğüm o tuzlu yolları adımlayarak geldim otuzlu yaşlarıma...

Kendimle savaşarak...

Hatalarımda doğrularımı bularak...

Korkusuzluğumdan korkarak...

Uğradığım haksızlıklarla kıvranarak...

Dilime kepenk olan vicdanımla bir küs bir barışık yarım yamalak...

Hakiki acılar, emanet mutluluklar deryasında çırpınarak...

Bedeller ödedim;

Bu bedellerin bedeli, ömrüme bedel...

Ve büyüdüm...

Ne kadar büyürsem büyüyeyim.

geçen yıllara inat; İçimde; uçan balonlar gibi dans eden küçük bir kız çocuğu var.

Abartılı sevişim, saçma sapan hallerim, paranoyalarım, dudak büzmelerim, gözümden hemencecik akan yaşlar hep bu yılların acılarından kalma.

Beni gülümsetenler iyi bilirler, gözbebeklerimin içine nasıl yerleştiklerini, kahkalarımı cömertçe sunar, kıymetlerini derinden hissettiririm sevgi sözcüklerimle.

Bilen iyi bilir...

Ne kadar dik dursam da o kadar tökezleyebilirim. Sağa sola saçılan düş kırıklıklarıma hıçkıra hıçkıra ağlayabilirim.

Aklıma ilk geleni söyleyen, bazen kaba, bazen kibar bir kontesim ben...

VE SON....

Dünya bir testi; ömürse su...

Sızıyor iğne ucu büyüklüğündeki deliklerden zaman.

Bir içim serinlik, bir yudum mutluluk için...

Ve bir gün dökülür toprağa bir avuç su, yerde birkaç damla nem, avuç içi kadar ıslaklık...

Zamansız sonu bilerek nasıl yaşar insan.

Geride bırakacaklarını bilerek nasıl gider.

Bilmek mi bütün acıların anası?..

Biliyorum o zaman...

Habersiz geleceksin bir gün biliyorum.

Kapımı çalmadan gireceksin içeri.

Elimde işim, ocakta aşım, gözümde yaşıma bakmadan geleceksin.

Ne haber vereceksin, ne davet edilmeyi bekleyeceksin…

Dünya halen içimdeyken, heveslerim zirvedeyken, hiç bir işim bitmemişken geleceksin.

Hazırlığım yok, umutlarım çokken, belki aç belki tokken geleceksin… “Biraz bekle”, ”biraz dur”, ”biraz geç kal” diyemeden!

Sevdiğim eşyalarımı dolduramadan valizime, kimseyle vedalaşamadan, son taksitleri yatıramadan…

Bakmaya dahi kıyamadığım oğlumu son kez göremeden, son kez öpemeden, son sözlerimi diyemeden geleceksin.

İzin bile almadan, ”müsaitmisin” diye sormadan, yaşa başa bakmadan, son lokmayı yutmadan geleceksin, biliyorum.

Anaları evlatsız, evlatları anasız, yiğitleri yârsız bırakansın çünkü sen.

Gülüşleri yarım, sızıları derin bırakansın.

Her yeni ölümle hayatın yalanlığını anlatansın sen. Kapıyı en çok çalan ama hiç beklenmeyensin.

Davetliler arasında bulunmayansın. En çok görünen fakat hiç hatırlanmayansın.

Hayallerim sensiz, planlarım sensiz, sensiz kalemim kağıdım, sensiz ekmeğim aşım…

Biliyorum habersiz geleceksin bir gün…

Her şeye rağmen, tüm unutulmuşluklara, tüm aldanmışlıklara rağmen geleceksin.

Yarım olan, tam olan neyim varsa alıp gideceksin.

Kimseye bildirmeden en sessiz halinle geleceksin ama giderken nice fırtınalar bırakarak ardından.

Ansızın geleceksin bir gün,

En güzel azalarımı çürütmek için, varlığımı eritmek için geleceksin.

Yanıma yalnızlığı vererek, bütün pişmanlıkları önüme sererek geleceksin...

Nasıl ki fikrimi sormadan yıllar önce bugün getirdilerse bu dünyaya, aynı vurdumduymazlıkla alıp götüreceksin sen de beni, hazırlıksız...

Kendime hediyem olsun.

Dünyaya teşrifimin sene-i devriyesi olma münasebeti ile...

Birkaç satırı hak ediyor olduğumu düşünüyorum...

DOĞDUM...

Doğumum da sessiz ve zahmetsizmiş. Öyle söyler hep canım annem.

O zamandan anlamışım ki ağlamak sızlanmak nafile.

Bu dünya kimsenin gözünün yaşına bakmıyormuş meğer...

Doğduğu günü neden kutlar ki insan.

Her an sonsuz sona yaklaştığımızı yüzümüze çarpmaz mı Doğum günleri?

Ölüme kestiğimiz biletin günü değil midir?..

En ağır bedeli öderiz bu bilete; Ömrümüzü...

BÜYÜDÜM...

Yara bere içindeki ayaklarımla yürüdüğüm o tuzlu yolları adımlayarak geldim otuzlu yaşlarıma...

Kendimle savaşarak...

Hatalarımda doğrularımı bularak...

Korkusuzluğumdan korkarak...

Uğradığım haksızlıklarla kıvranarak...

Dilime kepenk olan vicdanımla bir küs bir barışık yarım yamalak...

Hakiki acılar, emanet mutluluklar deryasında çırpınarak...

Bedeller ödedim;

Bu bedellerin bedeli, ömrüme bedel...

Ve büyüdüm...

Ne kadar büyürsem büyüyeyim.

geçen yıllara inat; İçimde; uçan balonlar gibi dans eden küçük bir kız çocuğu var.

Abartılı sevişim, saçma sapan hallerim, paranoyalarım, dudak büzmelerim, gözümden hemencecik akan yaşlar hep bu yılların acılarından kalma.

Beni gülümsetenler iyi bilirler, gözbebeklerimin içine nasıl yerleştiklerini, kahkalarımı cömertçe sunar, kıymetlerini derinden hissettiririm sevgi sözcüklerimle.

Bilen iyi bilir...

Ne kadar dik dursam da o kadar tökezleyebilirim. Sağa sola saçılan düş kırıklıklarıma hıçkıra hıçkıra ağlayabilirim.

Aklıma ilk geleni söyleyen, bazen kaba, bazen kibar bir kontesim ben...

VE SON....

Dünya bir testi; ömürse su...

Sızıyor iğne ucu büyüklüğündeki deliklerden zaman.

Bir içim serinlik, bir yudum mutluluk için...

Ve bir gün dökülür toprağa bir avuç su, yerde birkaç damla nem, avuç içi kadar ıslaklık...

Zamansız sonu bilerek nasıl yaşar insan.

Geride bırakacaklarını bilerek nasıl gider.

Bilmek mi bütün acıların anası?..

Biliyorum o zaman...

Habersiz geleceksin bir gün biliyorum.

Kapımı çalmadan gireceksin içeri.

Elimde işim, ocakta aşım, gözümde yaşıma bakmadan geleceksin.

Ne haber vereceksin, ne davet edilmeyi bekleyeceksin…

Dünya halen içimdeyken, heveslerim zirvedeyken, hiç bir işim bitmemişken geleceksin.

Hazırlığım yok, umutlarım çokken, belki aç belki tokken geleceksin… “Biraz bekle”, ”biraz dur”, ”biraz geç kal” diyemeden!

Sevdiğim eşyalarımı dolduramadan valizime, kimseyle vedalaşamadan, son taksitleri yatıramadan…

Bakmaya dahi kıyamadığım oğlumu son kez göremeden, son kez öpemeden, son sözlerimi diyemeden geleceksin.

İzin bile almadan, ”müsaitmisin” diye sormadan, yaşa başa bakmadan, son lokmayı yutmadan geleceksin, biliyorum.

Anaları evlatsız, evlatları anasız, yiğitleri yârsız bırakansın çünkü sen.

Gülüşleri yarım, sızıları derin bırakansın.

Her yeni ölümle hayatın yalanlığını anlatansın sen. Kapıyı en çok çalan ama hiç beklenmeyensin.

Davetliler arasında bulunmayansın. En çok görünen fakat hiç hatırlanmayansın.

Hayallerim sensiz, planlarım sensiz, sensiz kalemim kağıdım, sensiz ekmeğim aşım…

Biliyorum habersiz geleceksin bir gün…

Her şeye rağmen, tüm unutulmuşluklara, tüm aldanmışlıklara rağmen geleceksin.

Yarım olan, tam olan neyim varsa alıp gideceksin.

Kimseye bildirmeden en sessiz halinle geleceksin ama giderken nice fırtınalar bırakarak ardından.

Ansızın geleceksin bir gün,

En güzel azalarımı çürütmek için, varlığımı eritmek için geleceksin.

Yanıma yalnızlığı vererek, bütün pişmanlıkları önüme sererek geleceksin...

Nasıl ki fikrimi sormadan yıllar önce bugün getirdilerse bu dünyaya, aynı vurdumduymazlıkla alıp götüreceksin sen de beni, hazırlıksız...

 

Okuyucu Yorumları
Haberler
Karakese.com | Çukurova Bölgesinin En Güncel Bilgi Sitesi
YILLAR ÖNCE BUGÜN!