22 Kasım 2019 Cuma, 505 kişi okudu
SENFONİK FOBİ
‘’‘’Senfoni’’ Kelimesini çok beğenir ve kullanırım. Her ne kadar kelimeyi çok sesli ve uyumlu enstrümanlar dizini olarak bilenler olsa da, metaforik ya da mecazi manasıyla harikulade bir ahengi ve duyguyla mücehhez düzenli bir olguyu çağrıştırır.
 
Mesela tabiatla baş başa kalınca anlıyorsunuz bunu. Gece yıldızlardan oluşan çiçek bahçelerini izleyince, tınısıyla yaratılmışların sesleri veya insanın ruh- beden ilişkiler muammasında ki düşüncelerle fikirler yumağını anlatan bir kelimedir bu! Üstelik evrensel kavramlar skalasında yerini çoktan almış olan bu kelimeden olarak, ilahi ve seküler tonda her ince düşünceye kılavuzluk yaptığı aşikârdır. 
 
Kâinatın ritmine kulak verildiğinde, mikrodan makroya tüm döngülerle notalar, yani bizler gibi tüm enstrümanlar, sistemler ve galaksiler…
 
Çiçeklerin böceklerin, gördüğümüz görmediğimiz, bildiğimiz bilemediğimiz her ahenkli ses ve döngü bir senfonidir.
 
Rüzgârın ağaçlarla valsi, Ağustos böceğinin ritmik sesleri, dalgaların kucaklaşarak kıyıya vuran solfejinde hep o müthiş ses ve o beste! Ve bu bestenin bir ustası, şahit olduğumuz notaların bir yazanı vardır.
 
Bizler bu kusursuz senfoniden onu sahneleyen yaratıcıyı hatırlarız her dem ve zaman!
 
Yeri geldiğinde İslami ve de diğer dinlerin müntesipleri bu eşsiz besteyi, bu muhteşem senkronizasyonu ‘’senfoni’’ olarak nitelemiş, ruhlara aktarılan zarif ve hayranlık uyandıran duygular latif bir biçimde insanın her hücresine bir iksircesine içirilmiştir. 
 
Şimdi, Elazığ’ın münevver ve edebi derinliğiyle öne çıkan, Harput musikisiyle edebiyatının ve dahi kültürünün sembol isimlerinden Merhum Fikret Memişoğlu Üstadın, bu manada ki benzer sözlerine bir kulak verdiğimizde, müziğin evrensel tanımı ile toplumda ki karşılığını anlıyorsunuz.
 
Ufkunun enginliğiyle meseleyi dert edinen Memişoğlu’nun, Musikimizle alakalı olarak hülyasını kurduğu beklentilerini kendi kaleminden dinlediğimizde, girizgâhta ki cümlelerimizin ne denli yerinde olduğunu anlayabiliyorsunuz…
 
“Bir gün, gerçek anlamda kendi âlemimize dönersek, musikimizin de özel ve orijinal değeri bilinmiş olacaktır.
 
O zaman usta bestecilerimiz, batıdan yalnız teknik ve metot almakla yetinecek, ruhu, heyecanı ve düzeni bizim olan, bir sistem kuracak, bizim kaynaklarımızdan bize, bizim olan eserler sunacaktır.
 
Hatta gözümüzün önünde akıp giden bu hazineyi keşfetmekte geç kaldıklarına da yerinmiş olacaklardır belki. O zaman bizim de. Orijinal operetlerimiz, operalarımız olacak; yerli musikimiz, bütün tazeliği ve canlılığı ile hemen her eserde yer bulacaktır.
 
”(Harput ahengi, temenniler bölümünden)
 
Harput senfonisi, Memişoğlu’nun açtığı yoldan Sn. Mehmet Çağlar’ın başkanlığını yaptığı,Elazığ Kültür ve tanıtma vakfı marifetiyle bu anlamda birkaç yıldır Dünya kültür mirasının kapısını yerel dil ve evrensel tınılarla çalarken, akademik titri olan bir beyefendinin, sefalet kokan cümleleriylebunu emperyalist kültür sömürüsüne kadar vardıran düşüncelerini hayretle karışık, birazda tebessümle karşıladım. Hayretim, bu çıkışın yıllardır beklediğim değişik mahfiller yerine, akademik birinden sadır olmasıydı…
 
Sonra ki tebessümüm ise, aydınımız bu haldeyse bizlerin ne halde olduğunu, nereye doğru kıvrıldığımızı veya eğrildiğimizi varın siz tahmin edin anlamındadır.
 
Obskurantizm(kamuoyu bilmese de olur) ile bire bir ilişki kurarak iddiasını alevlendiren akademisyenimiz, hızını alamayıp Harput müziğinin ‘’senfonik’’ tarzda çalınmasının bizlerin kültürlerini ve yaşam parametrelerimizi değiştireceğini iddia ediyor.
 
Yani muhterem profesörümüz diyor ki; Halk arasında ‘’Ğızmekar ağzı’’ olarak bilinen(yeri geldiğinde onu da keyifle dinliyoruz) ve Fikret Memişoğlu ile toplumun önemli bir kısmının artık ulusal veya evrensel platformlara taşınmalı dediği muazzam ezgiler öylece kalsın…
 
Hiç değişmesin, zinhar farklı bir enstrümanla çalınmasın, doğuda Gülüşkür, batıda Kömürhan’ın dışına çıkmasın. Hazret, senfonik müzikten rahatsızlığını sıralarken, zahmet edipte bu kıymetli musikinin yerel haliyle neden yüzyıllardır yerinde çakıldığından tek kelime etmiyor. Biz bize yeteriz mantığı, küçük olsun bizim olsun aymazlığı sizlere tanıdık gelmeyebilir ama bana geliyor değerli okuyucular…
 
Ne diyor arkadaşımız; ‘‘Hiç Harput’la senfoni kelimeleri yan yana gelir miymiş?’’
 
Aman Allahım bu nasıl bir bakış açısı, bu ne menem bir düşüncenin mahsulüdür insanın havsalası bir türlü almıyor doğrusu.
 
Yani beyefendiye sorarsanız, Ahçik türküsüyle ‘’gel götürem seni İslam eline’’ dizesi senfonik olarak telaffuz edildiğinde âlem hepimizi Hıristiyan yapacakmış ta meğerse bizler bunu anlayamıyor muşuz! (geri zekâlıyız ya!) Mozart ve Beethoven Türk Marşını bestelerken Batılılar, bu adamlar bizi Türk yapacak demişler miydi merak etmiyor değilim doğrusu.
 
Yerli Profesörümüz, daha sonra damardan girerekkonuyu ‘milli’ bir mesele haline getirmeye çabalıyor umutsuzca.
 
Efendim neymiş ‘Mamoş’ türküsü gayr-i ahlaki çağrışımlara kapı aralıyormuş!
 
Buyurun bakalım, aziz şehrin aziz akademisyeninin, bunu biz sıradan insanlara anlatması için ille de ‘’Senfonik’’ olarak çalınması gerekiyormuş!
 
Ne güzel değil mi, gırnata ve cümbüşle çalındığında sorun olmuyor demek ki, oldukça ikna edici (!)…
 
Evet,abartmıyorum aynen bunu demeye getiriyor kendisi.
 
Dahası bizlerde Gırnata adıyla temayüz etmiş olan ‘’Klarnet’’ düpe düz Batı enstrümanıyken, Milli akademisyenimizin bundan bihaber olması da ayrıca altının çizilmesi gereken bir konu ve facianın diğer boyutudur. 
 
Hal böyleyken, asıl bombayı, sabırla okuduğum yazısının sonuna doğru patlatıyor yerli ve milli akademisyenimiz.(kendini böyle tanımlıyor) Diyor ki; ‘’İstiklal Marşımızı gâvurun borazanıyla icra etmeyelim artık.’’ Hımmm…
 
Yani şimdi Buhurizade MustafaItri’nin eşsiz eseri olan Segâh makamında ki tevhid-ilahisini Berlin Filarmoni orkestrası maazallah seslendirse, memnuniyetinden vazgeçtik, ‘’bre melunlar tez bu densizliğinizi kesesüz’’ diyecek kadar da hassas! Olabilir diyerek hak vermeye debeleniyorum bir an!
 
Bu kardeşimiz demek ki cep telefonu kullanmıyor, hem de akıllısından! Muhtemelen uçağa da binmiyordur. 
 
Hele yakaladığı akademik unvanın şartlarından olan İngilizceyi de bilmiyordur zannediyorum…
 
E gayet doğal olarak ‘’Silikon vadisinde ‘’ tasarlanıp bu topraklarda arz-ı endam eden yabancı yazılımlarla bilgisayarları da tabiatıyla reddediyordur diye düşünüyorum…
 
Birde ‘’Üniversite’’ ve Profesör kelimesini kartvizitinde kullandığını hiç tahmin etmiyorum zira bu milli terminolojiye tamamen ya da kısmen de olsa aykırıdır. Üniversite Latince evrensel bir yerleşim veya kent anlamını taşıyor ki, yani bu racona biraz ters gibi!
 
Bunun böyle olmadığından nerdeyse adım kadar eminim, ama sorun değil değerli okurlar, nasıl olsa tribünlere oynamanın tadı bir başka, kendini herkesten çok aydın, bütünden fazla milli görmek nede olsa bu coğrafyadan bağımsız ya da habersiz önemli bir kesimin geleneğidir.
 
(Bu paradoksal manzarayı uzatmamak için kısa kesiyorum) Ayrıca Dünya medeniyetinin sanat ve marifetini kabul ederek kendi yaşam kültürümüze maneviyatımız adına monte etmek başkadır.
 
(Aynen rahmetli Memişoğlu’nun dediği gibi)
 
Bizlere ve geleneklerimize inançlarımıza aykırı, dahası sosyolojik açıdan zararlı alışkanlıklarıyla bir dizi dayatmalarına göğsümüzü siper etmek çok daha başkadır…
 
Yerel düşünüp evrensel aksiyonlarla varlığımızı sahnelemezsek şimdilerde olduğundan daha çok her alanda nal toplamaya devam ederiz bizler…
 
Bu yangın, ayrıca çok ağır ve farklı bir başlıkla sizlerle paylaşılabilecek bir meseleolduğundan, şimdilik bununla iktifa ediyor, Allah herkesi akademik bağnazların şerrinden emin eylesin diyorum değerli dostlar… 
 
 
 
 
Okuyucu Yorumları
Haberler
Karakese.com | Çukurova Bölgesinin En Güncel Bilgi Sitesi
SENFONİK FOBİ