26 Mayıs 2018 Cumartesi, 392 kişi okudu
Ramazan ve temsilden uzak olarak yaşamak
Bazı zamanlar vardır, kendi anlamını, değerini kendi içinde barındırır.
 
Bana göre Ramazan ayı, bu zamanlardan biri. Daha başlamadan evvel günler öncesinden,  her yere sirayet eden manevi bir etkisi vardır.
 
Bu hissedişin, herkese göre yorumu farklı olabilir.
 
Ama güzel olan manevi bir atmosferin tesiri ve gücünün yarattığı etkiyi sezebilmektir. 
 
Ramazan ayında cennetin kapıları sonuna kadar açılırken, cehennem kapıları sonuna kadar kapatılır ki, bu, Allah rızasını gözeterek oruç tutan Müslümanlara has kılınmış bir müjdedir aslında.
 
Bütün günahların Allah dilerse affediliyor olması, kul için en büyük müjdedir, kirlenen dünyamızda.Müjdedir, “Yarabbi sen affedicisin, affı seversin” duasını dile getirene yönelmek…
 
Müjdedir, “Ey kulum, iste benden, vereyim” diyen Rahmanın sonsuz ve sayısız kapısından birine yöneliyor olmak…
 
İşte, Ramazan ayı bu bakımdan önemli bir fırsattır, bütün Müslümanlar için.
 
Yaratana sığınmak, rızasını kazanmaya dair ibadetler yapmak, dualarda bulunmak…
 
Bunun yanında, bize verilen nimetleri başkalarıyla paylaşmak; üstenci bir dil ve yaklaşım olmadan.
 
Kimseye duyurmadan, “veren el ”in olması gereken mütevazılığı koruyarak, karşıdakini incitmeden, bunu yapmak…
 
Her zamankinden daha değerli, daha anlamlı olan bu ayda, maneviyatımızı yükseltmenin derdine düşmek ve Rıza makamını zorlamak, ötelere geçebilmek adına…
 
Her bakımdanbu ayı, aç kalmak ayı olmaktan çıkarmak,an’ımanevi bir yükselişe ve zenginliğe çevirmek…
 
İftar sofralarının zengin menüsünden öte, zenginliği ayın sonunda elimizde kalan manevi zenginlikte aramak…
 
Bu kazanımı elde ederken, sadece kendi hesabımızı düşünerek değil, çevremizdeki insanlarında elini tutmak, yanına varmak, halini, vaktini sormak…
 
Bunu yaparken duyurmadan, incitmeden, sorgulamadan; yanına varmak, sıcacık bir el olmak, yürek olmak…
 
Belki apartmanımızda oturan bir komşumuza, mahallemizde oturan bir ahbabımıza, dostumuza yar olabilmek…
 
Hayırlı ramazanlar, Ayşe Hanım, İpek Hanım, Ali amca demek…
 
Ne var, ne yok diyerek söze başlamak.
 
Daha sonra, ne olacak bu Müslümanların hali diye söze dalmak ve bir türlü bitirememek.
 
Böylece bir nebzede olsa, Müslüman kardeşlerimizin haline vakıf olmak, ya da vakıf olduğumuzu düşünmek.
 
O nedenle, arınmak, arınabilmek bütün hatalardan, günahlardan…
 
İyilik yapmak ve kötülüğü elimizin tersiyle itme bilinci ile hareket etmek…
 
Hoşlanmadığımız, incindiğimiz, öfkelendiğimiz an’larda kendimizi kontrol edebilmek, olgunluğa erişebilmek adına…
 
Yani, kemal derecesine yükselmenin yolunu, olumlu ve doğru tavra bürünerek kazanabilmek, her daim.
 
Ramazanın, aç kalmaktan öte bir anlamı olduğunun arayışında olabilmek…
 
Sevk etmek kendimizi, salih bir kul gibi…
 
İhsan sahibi bir kul gibi Allah için tutulan niyetleri, sabır ve iyilikle süslemek…
 
Bunu, ne kadar yapabildiğimizi gözlemleyebilmek…
 
Karşımızdakindenönce kendimize dönebilmek, iç dünyamıza bakabilmek…
 
Ve buradan yansıyan hallerimize, dilimizden dökülen söylemlere yönelmek…
 
Her aklımıza geleni dilimizden aşağı yuvarlamadan önce, üç-beş saniye düşünmek; uygunluğu bakımdan…
 
Ve daha sonra sorumlu olma durumu içinde, dışarı salıvermek. 
 
Bilmek, her şeyin bir hesabının olduğunu bilmek. Tıpkı, başıboş yaratılmadığımızı bilmek gibi.
 
Karanlığın aydınlıktan bariz ayrılığı gibi, hayrın şerden ayrıldığı bir günün olduğunu bilerek yaşamak.
 
Ah yaşamak, yaşamak…
 
Komşumuzun hali pür melal iken, merhamet ve şefkat duygularımızı yavaş yavaş yitirirken yaşamak…
 
Kadınlara dair meselelerin konuşulduğu ama bunun yanında, eksilen erkeklerin anlam dünyasında açılan yarığın konuşulmadığı bir toplumda yaşamak… 
 
Ya da insanların değersizleştirildiği ve bunun doğal görüldüğü bir dünyada; insanların ölmesini veya öldürülmesini görerek, duyarak ama hiçbir şey yapmıyor, yapamıyor olarak yaşamak.
 
Öyle ki, sırf Müslüman oldukları için her türlü zulme ve haksızlığa uğrayan kardeşlerimizin olduğunu bilerek yaşamak…
 
İnsan öldürmenin bu kadar kolay olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalmak ve buna dur diyecek güçten ve temsilden uzak olarak yaşamak…
 
Dünyanınhaksız işgallerin, savaşın ve göçlerin yaşandığı dünyasında yaşamak… 
 
Gücün hakka ve adalete değil, kuvvete, çıkara ve rekabete dayalı olduğu bir dünyada yaşamak…
 
Bir kısım insanın açlık sınırında yaşadığı yoksulluğu kaderiymiş gibi görmesine neden olan bir dünyada yaşamak…
 
Toplumsal mühendisliğe soyunan bir takım kanaat önderlerinin, siyasi erklerin iki dudak arasına hapsolan sınırları arasında yaşamak, ah yaşamak…
 
İnsanlık olarak insanlığı hiçe sayarak yaşamak…
 
Bunun yanında,  dünyamızı karanlığın eline bırakarak, aydınlık günlerin arayışına, duasına soyunmak…
 
Sadece dua etmek, dua etmek…
 
Bir türlü etkin bir güce ve söze sahip olamamak, temsilden yoksun olmak; 
 
Yarabbi bu nasıl bir acziyet.  
 
Şimdi, etrafımızı saran bir yığın olumsuzluklara dair bir tablo çizdiğimizin farkındayım.
 
Bütünlükçü olumsuz bir dünya fotoğrafı önermiyorum.
 
İnsanlığa ve dünyaya ilişkin umudumuzu korumak önemli.
 
Başıboş olmadığımıza dair kurduğumuz düşüncelerde, çevremize karşı duyarlı olmak en önemli telkinler arasındadır.
 
O nedenle toplum ve dünya tahayyülümüz, insanların huzurlu ve insan onuruna uygun bir ortamda hayatlarını ikame etmelerini öngörür.
 
Bunun aksi ise, bahsettiğimiz olumsuzlukların yaşandığı bir dünya olur ki, günümüz dünyası buna haiz zaten.
 
Bu bakımdan yaşamış olduğumuz dünya bizim dünyamız.
 
Olumlu olumsuz katkı sunanlar olarak kendi hesabımıza düşen yönüyle ona karşı yükümlüyüz.
 
Taşına, toprağına, insanına karşı sorumluluklarımız var.
 
Elimizden, dilimizden geldiğince değer katmalıyız.
 
Bu bakımdan bu ay eksikliklerimizin gözden geçirilmesi için önemli bir zaman dilimidir.
 
Sonuçta, Ramazanın sonunda elde edeceğimiz manevi zenginlik, bize anlam ve derinlik kazandıracaktır, diye düşünüyorum.
 
Okuyucu Yorumları
Haberler
Ramazan ve temsilden uzak olarak yaşamak