23 Ağustos 2019 Cuma, 1009 kişi okudu
SEDAT YASAK
KAPİTALİZMİN EVLATLARI
Bu dünyaya ait olmadığımı çoğu zaman düşünmüşümdür. Babam, anneme: ”Keşke biz bu devre hiç yetişmeseydik” derken, aslında önemli bir gerçeğin de altını çiziyordu.
 
Neydi, babamı bu denli nefrete sevk eden gerçekler? Ya da neydi beni bu dünyaya ait olmadığım fikrine iten sebepler?
Kapitalist sitemin parayla olan ilişkisi manevi değerlerimizi de yok etti. Yok olan sadece manevi değerlerimiz değildi kuşkusuz. Kan, gözyaşı, kibir, “ben” oluşumu ve asla senin olmayacak bir dünya için kıyasıya mücadele…
 
Paraya yenilen birey, öfke kontrolünü de kendi içinde sağlıklı yapamayınca, bir dizi sorunlarla da mücadele etmek durumunda kaldı. Bu da dünya denen gerçeğin göründüğünden çok daha zalim olduğunu akıllara getirir. Hapishaneler ve mezarlıkların öfkesine yenilen insanlarla dolu olması da bu durumun bir sonucudur.
 
Düzen öylesine bireyci bir olguya büründü ki, herkes kısa yoldan zengin olmanın hayallerini kurmaya başladı. Bu da yarına dair umutlarımızın yitip gitmesine neden oldu. 
 
Yalan, hile, sahtekarlık, dolandırıcılık, hırsızlık, başkalarının sırtına basarak yükselme isteği ve hevesi bu çabaların sonucu olarak kişiliği esir alıp, bambaşka insan profilleri ortaya çıkardı. 
 
Anne, baba, kardeş, dost gibi değerler bu çabaya kurban edildi. Samimiyet, hoşgörü, iyilik, güler yüz, incelik gibi bizi biz eden unsurlarsa, anlamını yitirip kaybolmaya yüz tuttu.
 
Oysa ki, dünya faniydi ve bir gün herkes için son bulacaktı. Bunu biliyor olmamıza rağmen, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya tutunmaya çalışmak, manevi değerleri yok saymak ve bizdeki kayıpların farkına varamamak oldukça acı ve yaralayıcı…
Yarın ölecekmiş gibi bir algıyı benimsemek şöyle dursun, bu gerçeği düşünmek bile istemeyen zihniyetler, hiç ölmeyecek olgusunu kendilerine şiar edinmeyi görev addediyorlar. 
 
“İnsan olmak” çok zor gerçekten de… Bunu layıkıyla yerine getirebilenlere çok az rastlanıyor. Din, ahlak denen değerler de bu gerçeğe dikkat çekmeye çalışsalar da, ne yazık ki, gerçek manada yeterince taraftar toplayamıyorlar.
 
Ağlamak, müteessir ruhların ferahlama gayretidir. Ağlayabilmek, kişiye belki de bir vicdan muhasebesi yaptıracak ve bazı şeyleri düzeltmek ya da bazı şeylere yeniden başlamak için birtakım adımların atılmasına zemin hazırlayacak ama bu özeleştiriyi bile yapma gereği duymadığımız gibi, buna yeltenmeye bile çalışmamak son derece üzücü… 
 
Necip Fazıl Kısakürek’in “Merhamet” adlı eserinde (ki, bu eser beyaz perdeye de uyarlandı “Reis Bey” ismiyle) haksız yere idama mahkum edilen bir genç ve bu idamın infazından sonra gerçek katilin ortaya çıkmasıyla Reis Beyin pişmanlık krizleri içerisinde değişen hayat hikayesi anlatılır. 
 
Cinayetle suçlanan genç, masum olduğunu Reis Beye ispatlayamaz. Kanunlara aşırı bağlı, acımasız ve gaddar Reis Bey ise, önyargıyla gencin daha evvel işlediği suçları da baz alarak, onun suçlu olduğuna kayıtsız şartsız inanır ve idam hükmünü de buna dayanarak verir.
 
“Avrupa’da Felsefe tahsili. İçki, kumar, esrar, son olarak da anne katili… Ağlanacak hal…” diyen Reis Beye, gencin verdiği cevap onun hayatını değiştirecek türdendir:
 
“Etmeyin Reis Bey, siz ağlayamazsınız. Ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz. Siz merhametten, acıma duygusundan yalnızca kötülük doğacağına inanmışsınız. Yerine göre haklısınız da… Fakat ondan ne büyük iyilik doğacağını unuttuğunuz için, en büyük hakkı da kaybediyorsunuz... Rahmet kaldırılmış sizin kalbinizden… Mühürlü kalbinizin açılmasını dilerim…”
Üzerinde biraz düşünün derim…
 
Okuyucu Yorumları
Haberler
Karakese.com | Çukurova Bölgesinin En Güncel Bilgi Sitesi
KAPİTALİZMİN EVLATLARI