08 Nisan 2018 Pazar, 2831 kişi okudu
DOĞDUĞUM TOPRAKLARA AĞIT
Şehirler; haritalar ve şehir planları üzerinde, meydanları, yapıları, kasabaları, mahalleleri, köyleri, sokakları ile birlikte var oldukları kadar,  mimari eserleriyle, edebi metinlerle, müzik eserleriyle, filmlerle, heykelle, velhasılıkelam sanatla da var olamadıklarında, tarih sahnesinde varlıklarını çok da uzun süre devam ettiremezler. Bir gün öylesine unutulup gidiverirler. Yüzyıllardan bu yana hala ayakta olan, binlerce yıllık uyukularından arkeolojik kazılarla uyandırılan ya da fiziki olarak günümüze ulaşan tek bir parça kalıntıları olmasada kıssalarda, destanlarda yaşayan şehirlere baktığınız zaman demek istediğim şey daha iyi anlaşılacaktır.
 
Aradan bir hayli zaman geçtikten sonra , her geriye dönüşümde, bir zamanlar iyi bildiğim caddelerini, sokaklarını, ağaçlarını, binalarını ve dahi akarsularını, dağını, taşını yerinde bulamadığım Aziz Memleketim.
 
Elazığ şehir merkezindeki, Cumhuriyet döneminin ilk yapılardan biri olan, Belediye Binasının yerinde ucube bir alış veriş merkezi duruyordu son gidişlerimden birinde. Hemen karşısında bulunan ve cep telefonlarının henüz hayatımıza girmediği yıllarda, gençlerin birbirleri ile randevulaşıp buluştukları ve oradanda şehirdeki değişik mekanlara beraberce gidildiği yer olan, şehirdeki Cumhuriyet dönemine ait yapılardan bir diğeri olan  PTT binasına ne zaman sıra geleceğini düşünmüştüm ürpererek.
 
Elazığ-Harput havzası ahalisinin, Maden ilçesi, İşletme Caddesinin, çok eski adı olan  Daskalos (Öğretmen) Sokağı ismini unutalı çok uzun zaman oldu. Ancak koca bakır madeni sahasından çıkarılan hafriyatın yanlış yere boşaltılması sonucunda oluşan toprak kayması riskinin ,bu cade ile  beraber ilçeyi,de  günün birinde hepten yok edebileceyini gören ve bundan dolayı herhangi bir endişe duyan, bunu dert edenlerin sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini görmek, geleceğe dair umutlarımı tüketiyor desem yalan olmaz. Dağa, taşa, toprağa doymayanlar, ağızlarının suyu akarak, Maden ilçesinin binlerce yıldan bu yana kurulu olduğu –Maden İlçesi’nin, geçmişi M.Ö. 9500’e dayanan, Hilar (Çayönü) antik yerleşimine uzaklığının ancak bir kaç kilometre olduğunu hatırlatmak isterim (*) - yerden alınarak, göl kıyısına getirilmesi için binbir türlü oyun içerisinde olduklarını görmeyen var mı? Korkarımki, Elazığ-Harput havzasının incisi Gölcük’ü (Hazar Gölü) de betona boğacaklar bu gidişle.
 
Şehir merkezine, merhum Nurettin Orhan’ın (namıdiğer Deli Nuro) hediye ettiği heykellerde biri olan, Buğday Öğüten kadınlar heykelinin nerede olduğunu bileni bırakın, şehirde bir zamanlar böyle bir heykel olduğunu bilen veya hatırlayan kaldı mı? 
 
İsimleri ile müsemma o güzel caddeler, meydanlar ve sokakların isimlerini değiştirirken, değiştirdikleri ve dolayısı ile sildiklerinin kendi geçmişleri olduğundan bihaber o etkin, yetkin ve mağrur kimselerin, bu vebali ömürleri boyunca nasıl taşıyacaklarını, vicdanları ile başbaşa kalacakları o gün ne yapacaklarını merak ederim bir yandan.
 
Bölgenin dağlarında on binlerce yıldan bu yana yetişen bitki ve ağaç dokusundan habersiz yerel idarecilerin, şehirdeki betonlaşmadan arta kalan, numunelik peyzaj alanlarına, hangi kültürden niçin ve neden esinlenildiği belli olmayan bir anlayışla peyzaj çalışmaları yaptıklarına şahit olmak, İstanbul’da beton duvarlara asılan yeşil bitki ve çimenlerin bende yarattığı şoktan sonraki, en büyük şoklardan biridir. İstanbul’da ki bu ucube peyzaj çalışması, beton-dar ağacına çekilmekte olan ağacın, yeşilin ve doğanın en trajik anlatım biçimidir benim için. Ülkemin neredeyse tüm şehirlerinde olup biten bu köksüzlük ve görgüsüzlük kimin eseri? diye sorar dururum kendi kendime.
 
Terketmek zorunda kaldığım, ama  beni bir ömür boyunca takip eden o Aziz Kentin caddelerinde, sokaklarında, sınıf ve okul  koridorlarında, bağlarında ve bahçelerinde, kahvelerinde, çarşı ve pazarında tanıştığım, kaynaştığım, hemhal olduğum, selamlaştığım, hoşbeş ettiğim, sarılıp kucaklaştığım, yan yana kolkola oturacak bir yerler arayıp, oturduktan sonrada demli bir çay tadında saatlerce sohbet ettiğim güzel insanlar vardı eskiden. Her ziyaretimde sayıları azalan, ziyaret sıklığım azaldıkça da, yüzleri, yaşları ve dahi huyları değişen, şehirle beraber, beni, geçmişimi, bugünümü var eden Aziz Memleketimin insanları. Belkide değişen benim ve bunun sonucunda da şehri ve insanlarınıda, eskiden olduğundan farklı bir anlam ve boyutta değerlendiriyorumdur. Bilemiyorum. Bunu dahi oturup konuşabileceğim kaç kişi kaldı ki hem?
 
Tarih boyunca farklı uygarlıkların kurdukları kentlerin başına gelen kötü olayları; saldırıları, savaşları, yıkımları, yangınları, akıl tutulmalarını, talanları her okuduğumda içim kıyılır. Değil midir ki insan emeği ile kurulmuşlar ve dünü bugüne taşımışlardır  her biri.  Bu bile yeter yakmaya yüreğimi. Nihayetinde de; bir fani olarak, beni var eden, kol kanat geren, büyüten ve en nihayetinde de gurbete gönderen Aziz Kentin, bugün düçar olduğu bu ihmalkarlığı kabullenemiyorum. En çokta kendi kendimi suçluyorum tüm bu olan bitenden.
 
Yazıyı, Şair Nevzat Çelik’ten bir dörtlükle bitirelim;  ‘’ demlice bir çay koyun üstüne, aç çocuk gibi besleyin sobayı, nasıl tütüyorsanız gözlerimde, öylece tütsün buharı’’.
 
Güzel yarınlar umuduyla.
 
(*) https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2018/03/31/kazi-baskani-doc-ozdogan-anlatti-kuzey-mezopotamyada-neolotik-donemin-anahtari-cayonu/
 
 
Eyüp ÖZBAY
E-mail :eyup_ozbay@yahoo.com
Twitter :@ozbay_eyup
Okuyucu Yorumları
Haberler
DOĞDUĞUM TOPRAKLARA AĞIT