01 Şubat 2018 Perşembe, 980 kişi okudu
SEDAT YASAK
ÇOCUK GELİN
1960’lı yılların sonlarıydı.
 
Doğu Anadolu’nun merkezden uzak bir köyünde, sonbaharın hüzünlü ve solgun günleri yaşanıyordu.
 
Yokluğun kendini iyiden iyiye hissettirdiği acı dolu, bereketli olmasını temenni ettikleri toprakların vereceği hasada bel bağlanan yıllardı. 
 
Ayşe, henüz on üçündeydi.
 
Çiftçilikle geçinen bir ailenin kızıydı.
 
Evde iki ağabeyi ve beş de kardeşi vardı.
 
Ataerkil aile yapısının hüküm sürdüğü köyde kadın, ikinci sınıf vatandaş konumundaydı.
 
Hatta Nazım Hikmet’in dizelerindeki gibi, sofradaki yeri öküzden sonra gelen bir anlayışla, yoklukla ve acılarla verilmeye çalışılan bir hayat mücadelesi…
 
Ayşe, yorucu geçen günün ardından akşam ezanıyla birlikte sürüyü alıp köye döndü.
 
Arkadaşlarının, dışarıda biraz oturalım mı teklifini, yorgun olduğu gerekçesiyle, geri çevirdi. 
 
Hayvanları ahıra kapattıktan sonra, kardeşiyle birlikte eve geçti. 
 
Erkekler ve kadınlar için ayrı ayrı kurulmuştu yer sofrası.
 
Ayşe, sıcak çorbasını kendilerine ayrılan odada, annesi, o akşam için eve gelen evli ablaları ve bacılarıyla birlikte içti.
 
Bu akşam herkeste anlayamadığı bir gariplik vardı.
 
Kimse konuşmuyordu.
 
Üstelik evli ablalarının da bu akşam eve gelmelerine bir anlam veremedi.
 
Yine de umursamadı bu kasvetli sessizliği. Küçük yeğenini sevdi, onunla oynadı. 
 
Bir süre sonra babasıyla ağabeyinin kendilerine ayrılan odaya girmesiyle, iyice endişelendi.
 
Hemen toparlanıp ayağa kalktı. 
 
Babası usulca kızına sokulup başını okşadı.
 
Ayşe ilk kez böyle bir muameleyle karşılaşıyordu.
 
O an hiçbir şey düşünmek istemedi.
 
Babasının şefkatli elini başında hissetmenin keyfini çıkarmaya çalıştı.
 
Bir kedi gibi babasına sırnaşıp sarıldı.
 
Babası toparlanıp elindeki paketi kızına uzattı ve:
 
-Bunlar senin. Giyersin, dedi. 
 
Sonrasında hanımıyla göz göze gelerek, bundan sonrasını sen anlatırsın dercesine bir işaret yapıp oğluyla birlikte odadan ayrıldı.
 
Ayşe ne olup bittiğini anlayamamanın şaşkınlığıyla annesine baktı.
 
Annesi toparlanarak:
 
-Gel, otur kızım, dedi usulca.
 
Ayşe elindeki paketle yer minderine oturdu.
 
İçindeki sevgi, yerini korkuya bırakmıştı:
 
-Ne oluyor ana?
 
Bu paket de ne?
 
Annesi lafı daha fazla uzatmak istemedi:
 
-Baban seni verdi, dedi kararlı bir ses tonuyla.
 
Ayşe, olan biteni anlayamadı.
 
Yüzünde sebepsiz bir gülümsemeyle:
 
-Nasıl verdi, diyebildi.
 
Annesi, konuyu kendince açıklamaya çalıştı:
 
-Başka bir aileye gelin olarak gideceksin Ayşem.
 
Hem de yarın akşam, dedi.
 
Ayşe ne diyeceğini bilemedi.
 
Daha on üçünde, düne kadar sokakta arkadaşlarıyla oyun oynayan bir çocuk olmasına rağmen, bir başka aileye gelin olarak gidecekti, hem de yarın akşam...
 
-Kalk başını yıka. Saçlarını tara. Sana getirdikleri bu yeni elbiseleri giy.
 
Birazdan gelip kına yakacaklar eline.
 
Yarın akşam da gelin olacak ve bu evden ayrılacaksın.
 
Ablaların sana yardım edecekler, dedi annesi gayet soğukkanlı bir şekilde.
 
Ayşe için hüküm verilmişti.
 
Ne yapsa, ne söylese boşunaydı.
 
İtiraz edecek gibi oldu, sonra vazgeçip sustu.
 
Sivri dilli oluşu yüzünden ağabeyi ve annesinden daha evvel az dayak yememişti ne de olsa…
 
Yere batsın sizin hükmünüz, diyebildi içinden. 
 
Ayağa kalktı.
 
Tam kapıdan çıkacaktı ki, dönüp annesine:
 
-Kime verdi babam beni? diye sordu.
 
Kan donduran bu soruya anne aynı soğukkanlılıkla:
 
-Hasan’ların Mehmet’e, dedi.
 
Köyde kendisini ara ara rahatsız eden Mustafa isminde bir genç vardı.
 
Bazen Ayşe’nin yoluna çıkar ve “Seni alacağım bir gün” derdi.
 
Ayşe, bu kara kuru gençten hiç haz etmiyordu.
 
En azından ona verilmediğine sevinmişti.
 
-Peki, bu acele niye ana, diyebildi güçlükle.
 
-Seni Mustafa’nın isteyeceği köyde duyulunca Hasan’ların Mehmet, elini çabuk tutup konuyu ailesine açmış.
 
Onların da içine sinmemiş böyle acele olması ama kader işte, diyebildi güçlükle.
 
Ablaları vakit kaybetmeden Ayşe’yi yıkayıp saçlarını ördüler. Erkek tarafının getirdiği yazmayı örtüp, getirilen yeni elbiseyi giydirdiler talihsiz kıza... 
 
Çok geçmeden erkek tarafından kalabalık bir gurup geldi. Kendi aralarında basit bir kına merasimi yaptılar.
 
Aile arasında mütevazi bir törenle gelin adayına yüzük taktılar ve çok geç olmadan da çekip gittiler.
 
O gece Ayşe’nin gözüne bir türlü uyku girmedi.
 
Beyninde uçuşan bir yığın düşünce birbiri ardına sıralanıp durdu.
 
Ne olacaktı, nasıl olacaktı, bilmiyordu ama yarın kendisi için bambaşka bir gün olacaktı, bunu biliyordu.
 
Hasan’ların Mehmet’i daha evvel bir kez kez görmüştü ama yüzünü hiç anımsayamadı.
 
Henüz askerliğini yapmayan, ufak tefek ve daha çocuk denebilecek bir yaşta olduğunu biliyordu sadece. 
 
Ancak sabaha doğru, yorgunluğun da verdiği etkiyle, uyuyabildi…
 
Ertesi gün tüm hazırlıklar tamamlanmıştı.
 
Annesi, kızını karşısına alıp, bundan sonraki yaşamıyla ilgili bazı açıklamalar yaptı ona.
 
Evliliğin ne olduğuna, bundan sonra ne yapması gerektiğine dair... 
 
Ayşe hiç konuşmadı. Söylenen her şeyi sadece dinledi.
 
Ağlayamıyordu bile.
 
Gözyaşlarını içine akıttı.
 
Kendine mi, kaderine mi, onu sorgusuz sualsiz tanımadığı birine veren ailesine mi, kime kızması gerektiğini bilemiyordu.
 
Kaderine razı olmuştu.
 
Dalından kopan yaprak gibiydi.
 
Rüzgar ne yandan eserse o yana savrulacaktı.
 
Akşam aile arasında yapılan basit bir törenle Ayşe’yi baba evinden alıp gittiler.
 
Gurubun en önünde birkaç iyi giyimli genç vardı.
 
Bunlardan hangisiydi, ya da bunlardan biri miydi Mehmet, bilmiyordu.
 
Bilinmedik bir hayata ve tanımadığı bir adama doğru başkaları tarafından götürülüyordu.
 
Hazmedemediği de buydu.
 
Baba evinde yarı aç yarı tok geçen yılları, bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden…
 
Bütün yaşadıklarının bir rüya olmasını ve az sonra bu rüyadan uyanıp hayatına kaldığı yerden devam etmeyi ne çok isterdi…
 
Son kez dönüp baba evine baktı.
 
Annesi, ablaları, kardeşleri ve akrabaları merdivenlere dizilmişlerdi. Herkes ağlıyordu.
 
O ana kadar gözyaşlarını içine akıtan Ayşe, gördüğü bu manzaraya daha fazla dayanamadı ve hıçkırıklarla ağlamaya başladı…
 
Bir süre sonra da, köşedeki duvarın dibinde gözden kayboldu…
 
“Yaşanmış bir hayat hikayesinden alıntıdır.”
 
Okuyucu Yorumları
Haberler
ÇOCUK GELİN