15 Kasım 2015 Pazar, 1176 kişi okudu
ASALET
Nedir bu kelimeden anlaşılan veya bizler için ne ifade etmektedir bu kavram diyerek konuya balıklama dalmak istiyorum izninizle. Aslolan bir şey! Asıl, öz (kabuk değil) bir anlamda çekirdek usare kabilinden bir olgu! Varlık sebebimiz, hayat-ı Dünya eviyenin konusu, kokusu ve en naif dokusu olarakta tarif edeceğimiz bir şey! Necip Fazıl’ın dediği gibi ‘’Bir şey koptu benden, her şeyi tutan bir şey’’ mısrasında burada sizlere ima etmek istediğim pek çok şeyin tohumlarını görebiliyorsunuz aslında.
 
İşte ‘’aslında’’ derken dahi, bir şehrin geniş caddelerinden fışkıran çamur deryaları arasında, yaşam ve idealler manzumesiyle ayakta kalmaya çabalayan bir hakikati işaret etmek istiyorum. Nedir o? Derseniz ‘’asalet, asillik’’ ve hayatın öpülesi dudaklarına bir Kevser suyu batırılmış gerçeklerimizdir diye cevap verebiliyorum ancak. Her şeyi tutan bir şey demiş ya Üstad! Gerçekten öyle mi?
 
Diye sorun kendinize ve bakın en yakın boy aynasında ki endamınıza. Yetim ve öksüz kalmış ‘’hakikatler’’ asıllık ve asillik tortusuyla yitiklerimiz olurken, çalakalem yazılmış yeni örflerimize mağlup edilmiş Dünya-Ukba denkleminin çözüm formülleriyle mücehhez kitaplar, eski bir sahafın tozlu raflarından selam verecektir hepimize. Yine en derin anlamıyla ‘’Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama, çatla Sodon Gomore, patla Bizans ve Roma’’ denilmiş mısralarda. Kim kimi geçti, neden nasıl geçildik? Niye asaletten mahrum örneklerimizle ortadayız çırılçıplak ve savunmasız? Bunu henüz bilmiyoruz. Bilir gibi yaparak birkaç yüz yıl geçirdik daha da gidiyoruz galiba aynı yolun ufkuna ve güzergâhımız üzerinde meçhulden öte karanlık ve derin gayyalarıyla bir Cehennem sabahına aydınlıklar arıyoruz beyhude!
 
Asıl olanı kaybedeli kaç asır oldu olmasına ancak, ne vakit bulacağımız ve nasıl arayacağımız konusunda hayli sorunlu, ya da anlaşılmaz bir Milletin ferdi olarak konuştuğumuzda, çok da ümitli olamıyoruz. Geçip gidenlerin bıraktığı siyasetin iğrenç koridorları ve buram buram ‘’madde’’ kokan, tek Dünyalık adetler, her iki cihanlık algılarımıza yerleşirken ortaçağdan tevarüs etmiş ‘’aydınlık’’ denilen karanlılar kokuyor etrafta ve çocuklarımızın ciğerlerine doluşmakta bu berbat hava! Cemil Meriç, ‘’Zavallı Türk aydını Batılı dostları alınması diye hazinelerini inkâr eder. Sonra unutur, düşmanı kutsar ve nihayet dev bir papağana dönüşür’’ der! Bu süreç sırasında, doğu-batı diyalektikleriyle sarmal dolaş olunmuş vicdanların sadece günlük güç sarmallarına yakın durduğunu inkâr edemeyiz.
 
O gücün adı ‘’Batı’dır’’ ve Yazarın dediği gibi, geniş bir zamanın dar kesitindeki yalancı görüntüleriyle Batı, aldanan ve aldatan Türk aydınlarını besleyip büyütmüş ve maalesef şimdilerde, bizden ideolojiler(!) görüntüsüyle bir dönem inkârla yok etmeye çalıştığı ‘’asıllarımızı’’şimdiyse imha ile hafızalardan tamamen silmek istemektedir. Her iki yöntem arasında metodolojik farklılıklar olsa da, hamurunda iblisçe düşüncelerin dolaştığı Batının iflah olmaz kadim duruşuna en yakın ve en soğuk iklimlerin oluştuğu günlerdeyiz galiba.
 
Toplumun sokaklarından akan görüntüler, testinin içindekileri ele verir biçimde ve gündelik mefkûrelerimiz(!), ebedi hülyalara galebe çalmış vaziyettedir. Emniyet, adalet ve liyakatin yerine koyduğumuz tüm seküler ve dönemsel düşünceler, şimdi bizleri en olmadık anda karşımıza çıkarılmış ve üstesinden gelinmesi hayli zor çözümlere itmiş görünüyor. Hamakatın zirve yaptığı toplumların düşünce ve tefekkür zirvelerinde serinlemesi asla mümkün değildir. Asılların yerine taklidi ve suni-suri yaşam modellerinin genlerimizin aksine olarak sunulmasıyla sallanan bir Millet, daha ne kadar ayakta kalabilir merak ediyoruz ve korkuyoruz haklı olarak!
 
Asaletin kayıplarda olduğu çöllerde mecnun misali şaşkın ve mükedder vaziyetlerimizle düşünmeden ve dahi anlamadan sadece aldığımız suflelerle idare ediyor, şu Dünya sahnesinden giderek düşüyor ve donacak kadar üşüyoruz birlikte. Küheylanların altında, mirasyedilerin üstünde olduğu topraklarımızın adında gariplikler ve yaban ellerin gölgesiyle koştuğumuz heveslerin tadında acımsı ve zehirli tatlar asaletimiz değil!
 
Biz kimiz ve hangi rüzgârın peşinden sürüklenerek bir dağın eteğinde dinleniyoruz o bile belli değil! Asalet, yaratılışın kendisi ve mahiyet-i hakikisidir. İçinde adalet, liyakat, hamiyet ve marifetlerin bolca olduğu şu kavramdan o kadar uzakta ve bir başınayız ki sadece nefes alıp veriyor ve derd-i maişetin telaşında asıl bu meselemizi ne yazık unutuyoruz, dahası yavaşça hafızamızdan silmeye başlıyoruz.
 
Okuyucu Yorumları